Karadenizli Karayemiş Aldı Sazı – Vedat Yazıcı

Karadeniz’in kıyıcığından, Akçakoca’dan geldim. Yirmi yıl önce miydi? 66. Sokak’taki evimizin ön bahçesinin yola bakan alt köşesinde araçların kara, kirli salınımlarına, komşu yapının üst katlarından atılan çöp torbalarına karşın, serpildim, ergenliğimi doyasıya yaşadım; pırıltılarla yapraklandım, büyüdüm, boy attım. Oysa ne çiçek ne bir meyve... İklim özelliklerine alışma dönemi geçirdiğimden miydi? Belli ki… Nemli iklimden bozkırın ayazlı uzun gecelerine alışmam kolay değildi kuşkusuz. İlk gençliğimi kış günlerinin ayazlı gecelerinde çıplak dallarımı ovuşturmakla geçirdim. Epey zaman yapsatçılar evimizin peşine düştü. Biri gidiyor, öbürü geliyordu. Beni getirip diken, bahçesinden ayağını hiç eksik etmeyen ev sahiplerim direndi uzun bir süre. Onlar, bahçeden, çiçeklenip döktükten sonra birkaç meyve vermeyi başaran benim gibi bir kara yemişten, her bahar gelinliğini sandıktan çıkarıp giyen, seher yeliyle ak çiçekli taç yapraklarını üstümüze savuran yaşlı erik ağacından, kalın gövdesinden akıttığı reçinesine arıların üşüştüğü sırtında öbek öbek kamburlar oluşan, pembe çiçekleriyle ilkyazın muştucusu bilge kayısı ağacından, hele de evin dört bir yanını mor çiçekleriyle kuşatan leylaklardan, renk renk lalelerden, komşu sokağın elinden her iş gelen Kafkas göçmeni ABD elçiliğinden emekli gönül insanı Elbruz ustanın dükkân önünde saksılarda yetiştirip tüm komşulara öve öve bitiremeden küçük bir bedel karşılığı dağıttığı, bahçenin önemli bir kesimini her yıl çoğalarak kaplayan ilkyazda beyazlara bürünen Sibirya çiçeği mügelerinden olmak istemiyorlardı. Küçük bir fidan olarak köşemdeki yerimi aldığımda kız kardeşim leylaklar örtüyordu tüm bahçeyi… Çoğalıp sarmışlardı pıtır pıtır bahçenin tabanını. Hele de ilkyazda salkım saçak mor fenerlerle süslenmeleri… Böyle çiçeklenmezlermiş ben gelmeden önce; söylence gibi ya bal gibi de gerçek. Yıllar yılı. Belki yirmi, belki otuz… Geldiğim günlerde, üç katlı bu yapının ikinci katının güney yanında oturan güneşten bunaldıkça bizim balkona serinlemeye inen Türkân Hanım teyzeden, söyleşirlerken kulak misafiri olmuştum. Birkaç yıl önce giriş katına yerleşerek birkaç basamakla bahçeye ayak basmanın mutluluğunu yaşayan ev sahibimiz bakmış ki olacak gibi değil, Bahçelievler’in simgesi leylaklar (Simge çiçeklerin başına Can Yücel etiketli, Gülten Akın’ın ‘başı eğilmez’ bulduğu sardunyayı almazsak haksızlık etmiş oluruz.) çiçeksiz, Atatürk Orman Çiftliği serasından üstünde goncalarıyla bir leylak fidanı taşıyıp dikmiş yanı başlarına. Sen misin yıllar yılı çiçeklenmeye direnenler; bir aşka gelmişler, bir coşmuşlar ilkyaza varmadan, hep birlikte leylak cümbüşü, vay ki ne vay… Kıskançlık ya da sevgi aşısı mı? Böylesi büyülü bir gerçeklik işte: Marquez’in Yüz Yıllık Yalnızlık’ının sona ermesi gibi…

• * *
Dedim ya, ev sahiplerim direndi, direndi de nereye kadar… Sokakta yenilenmeyen kaç ev kalmıştı ki!
Baskı üstüne baskı, yok kat sayısı, var daire hesabı… metrekaresi, şusu busu… derken yapsatçılardan biriyle anlaşmaya varıldı. Son resmimiz çekildi çiçeklenen kardeşlerimle birlikte.
Ardına son kez yaş dolu gözlerle bakarak kira evine çekip gitti ev sahiplerim.
Buruk yapraklarımla, usul usul salınan dayanıksız gövdemle şaşkın, öyle hüzünlü bakakaldım.
• * Savaş uğultuları, mermi sesleri, jetler, bombardımanlar; karabasanlar arasında kaç uçuk yıkım zamanı geçti bilemiyorum. İlkyazın ilk günleri olduğunu sonradan çıkardığım bir öğle vaktiydi sanırım; düşle gerçeklik arasında sakız gibi uzayan yapraklarımı güç bela araladığımda köklerimle gövdemi kapkara balçık içinde buldum. Sanki azmakta yan gelip yatan mandalar gibiydim. Yo, hayır, onların amacı bunaltıcı yaz sıcağında, koca gövdelerini dinlendirip serinletmekti; benimse yarı uyanık gövdeme buzdan bıçaklar saplanıyor, dehşetli üşüyor, tir tir yaprak titretiyordum. Yarı canlı olduğumu, yapının tek sahibi gibi üst perdeden ‘getir, götür’ buyruklarıyla

çatlak sesini sokak üstünden hiç indirmeyen Balkan göçmeni Hüsmen bekçinin sesinden çıkardım:
“Hadi kökünden tut, sallama be ya; toprağı dökülmeden, koyalım şunu çukura!”
• * *
Kaç yağmur içerek canlılığımı sürdürmüş; kaçıncı kez beyaz örtüsünü çekmişti doğa ana üstüme. İki yapı arasından süzülerek üstüme düşen kaç gün ışığıyla aydınlanıp serpilmiştim anımsamıyorum.
Yerim değişmişti.
Giriş kapısının sol yanındaki demir çitle çevrili avuç içi kadar toprağa taşıtmıştı beni yaşamımı uzatarak değerli kılan Hüsmen bekçi be ya!
Aylar mı geçmişti aradan! Ev sahibim belli ki üzüntüsünden sokağa adım atmıyordu. Yapı kimi eksikleriyle oturulacak duruma gelmişti ki sokakta göründü. Sevinçle yanıma sokuldu, kucakladı, yapraklarımı okşadı, ak çiçeklerime öpücükler kondurdu. Evin yenilenmesine değil de sanki benim kurtuluşuma, yeniden yaşama tutunuşuma sevinmiş gibiydi. Dünyalar onun olmuştu sanki!
• * * Eski 66., yeni 23. Sokak adresim. Şu kimi aymaz belde başkanlarının yapacak onca işleri dururken sokak adlarını, numaralarını değiştirip kafa karıştırmalarına diyecek bir şey bulamıyorum. Daracık babahçemde kaç ilkyaz geçirdim, kaç kez çiçeklendim, bıngıl bıngıl meyveye durdum. Yanıbaşımda arkadaşlarım da var, dal dala tutuşup ilkyazın tadını çıkarıyoruz. Yıkımdan darbe yemeden kurtulmayı başaran yapı boyunca uzayıp güneşe dallarını açan Karadenizli hemşehrim yaban hurması, ev sahibimin kira evinin bahçesinden taşıyıp Atiye ablanın anısına diktiği, enine boyuna kol budak salarak büyüme çabası içindeki ıhlamur kardeşimiz… Eski evden kalabilen ön bahçeye ev sahibimin çok sevdiği erguvan da Hüsmen bekçinin en güzel armağanı. Onun da goncaları pıtır pıtır üstünde; yakında erguvan küpelerini takınır. Ak çiçeklerimi dökünüp kara yemişlerimi verirken bahçe çitini saran asma gülleri de kırmızıya keser yakında.

Kara yemiş için meraklısına not: Kışın yaprağını dökmeyen, beyaz çiçekli bir ağaççıktır. Meyvesi önce kırmızı, sonra siyahımsı renklidir. Taze ya da kurutulmuş meyveleri yenir.
Kuzeydoğu Anadolu bölgesinde pazarlarda satılır. Trabzon’da (Of), fırında kurutulmuş meyveye “sira” adı verilir. Eşanlamlıları: karamış, kaltak, laz kirazı, laz üzümü, taflan…
(Kaynak: Türkçe Bitki Adları, Prof. Dr. Turhan Baytop, TDK Yayını, 1997, Ankara, s. 159.)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s